YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 28.02.2018 Esas: 2017 / 901 Karar: 2018 / 402

İtirazın İptali – Fatura – Vade Farkı

Özet:

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 21. (mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 23.) maddesinin birinci fıkrasında; “Ticari işletmesi bağlamında bir mal satmış, üretmiş, bir iş görmüş veya bir menfaat sağlamış olan tacirden, diğer taraf, kendisine bir fatura verilmesini ve bedeli ödenmiş ise bunun da faturada gösterilmesini isteyebilir.” denilmiş, ikinci fıkrasında da “Bir fatura alan kişi aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde, faturanın içeriği hakkında bir itirazda bulunmamışsa bu içeriği kabul etmiş sayılır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu yasal düzenlemeler göstermektedir ki, fatura düzenlenmesi için öncelikle taraflar arasında akdi bir ilişkinin bulunması gereklidir. Faturayı düzenleyen kişinin, ticari işletmesi icabı mal satmış, imal etmiş ya da iş görmüş bir tacir olması gerekir. Fatura, sözleşmenin yapılması ile değil; taraflar arasında yapılmış bir satım, hizmet, eser ve benzeri bir sözleşmenin ifa safhası ile ilgili bir belgedir. Öyle ki, taraflar arasında bu tür bir sözleşme ilişkisi yoksa düzenlenen belge fatura olmayıp, olsa olsa icap mahiyetinde kabul edilebilecek bir belgedir.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Karaman 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 10.01.2013 gün ve 2011/96 E., 2013/16 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 05.06.2013 gün ve 2013/6522 E., 2013/10363 K. sayılı kararı ile:

“… Davacı vekili, davalının hazır beton satımından kaynaklanan bakiye borcu ödemediğini, alacağın tahsili için başlatılan icra takibine itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin borcu ödediğini bildirerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, ispat yükünün ödeme iddiasında bulunan davalıda olduğu, davalının ise ödeme yaptığına dair dosyaya bir delil sunamadığı, alınan bilirkişi raporları ile davacının takibe konu miktar kadar davalıdan alacaklı olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne, davalının takibe itirazının iptaline, takibin devamına karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Vade farkı talep edilebilmesi için taraflar arasında bu yöne ilişkin yazılı bir sözleşme hükmü veya yerleşik bir uygulamanın olması gerekir.

Somut olayda vade farkıyla ilgili olarak düzenleme bulunan 29.08.2008 tarihli sözleşmenin 7.3 maddesi “Alıcının hazır beton bedelinin vade hitamında ödenmemesi durumunda, gecikme farkı hesaplanarak faturası düzenlenir ve tahsil edilir. Alıcı bu uygulamayı aynen kabul eder” hükmünü içermektedir. Açıklanan bu madde gözetildiğinde satıcı davacının ödemenin gecikmesi halinde vade farkı isteyebilmesi önce hesaplama ve buna dayalı olarak da vade farkı faturası düzenlenmesine bağlanmıştır.

Davacı yan anılan sözleşme hükmü gereğince vade farkına ilişkin bir fatura düzenlememiştir.
Hal böyle olunca, mahkemece anılan sözleşme hükmü üzerinde yeterince durulup bir karar verilmesi gerekirken bu yön üzerinde durulmadan yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir…”

gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davacı vekili, taraflar arasında hazır beton alım satımı konusunda 29.08.2008 tarihli sözleşmenin yapıldığını, müvekkilinin tüm edimlerini yerine getirdiğini, davalı şirketin ise 28.02.2009 tarihinde ödemesi gereken 198.054,32 TL borcunun 188.000,00 TL’sini 22.09.2010 tarihinde ödediğini, bakiye 10.054,32 TL borcunun kaldığını, ayrıca sözleşmenin 7 ve 8. maddeleri uyarınca 532 günlük vade farkının bulunduğunu, böyle olunca da toplam borcunun 110.054,32 TL’ye ulaştığını, bu alacağın tahsili için borçlu aleyhine icra takibi başlatıldığını, ancak davalının takibe haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile icra inkâr tazminatının tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkili şirketin tebliğ edilen tüm fatura bedellerini ödediğini, davacının bakiye borcu olduğuna dair hiçbir ihtarda bulunmadığını, sözleşmede bir ödeme gününün belirlenmediğini, sözleşmeye göre davacının düzenleyeceği faturada ödeme gününü göstermesi gerektiğini, böyle olunca cari hesapta bakiye bir borç olsa bile temerrüt için ihtar gönderilmesi gerektiğini, ancak davacının doğrudan icra takibi başlattığını, vade farkına ilişkin olarak da fatura düzenlenip müvekkiline tebliğ etmediğini, vade farkı tutarının da nasıl hesaplandığının belli olmadığını belirterek, davanın reddine ve % 40 oranında kötü niyet tazminatının davacıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, davalının aradaki hukuki ilişkiyi kabul ederek ödeme iddiasında bulunduğu, bu durumda ispat yükünün davalıda olduğu, ancak davalının ödeme yaptığına dair dosyaya bir delil sunmadığı, alınan bilirkişi raporlarına göre de davacının takibe konu miktar kadar alacaklı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, takibin devamına, yasal koşulları oluşmadığından icra inkâr tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir.

Karar davalı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle diğer temyiz itirazları incelenmeksizin oy çokluğu ile bozulmuştur.

Yerel mahkemece, bozma kararında işaret edildiği üzere, vade farkı talep edilebilmesi için taraflar arasında bu yöne ilişkin yazılı bir sözleşme hükmü veya yerleşik bir uygulamanın bulunması gerektiği, sözleşmenin 7.3. maddesinin fatura düzenlenmemesi hâlinde vade farkının istenip istenmeyeceği, tarafların böyle bir irade sergileyip sergilemedikleri yönünden tartışılması ve tarafların gerçek ve ortak iradelerinin esas alınması gerektiği, buna göre sözleşme hükmünün vade farkı alacağının istenebilirliğini fatura düzenlemeye bağlı kıldığını söyleme olanağının bulunmadığı, maddede amaçlanan sonucun geç ödeme halinde satıcının vade farkı alabilmesini sağlamak olduğu, fatura düzenlenmez ise vade farkı istenemeyeceğine dair herhangi bir ibarenin bulunmadığı gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir.

Direnme kararını davalı vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yanlar arasındaki 29.02.2008 tarihli sözleşmenin vade farkıyla ilgili düzenleme içeren 7.3. maddesi uyarınca, ödemenin gecikmesi hâlinde satıcının vade farkı isteyebilmesi için önce hesaplama yapması ve buna dayalı olarak vade farkı faturası düzenlenmesinin gerekip gerekmediği, anılan sözleşme hükmü gereğince vade farkına ilişkin bir fatura düzenlememiş ise vade farkının istenip istenemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “vade farkı” ve “fatura” kavramları üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, vade farkı yasal düzenlemeler kapsamında tanımlanmış bir kavram olmayıp, enflasyonun ekonomi üzerindeki olumsuz etkisi sonucunda yargı kararları ile uygulama bulmuştur. Vade farkı ile para borcunun ifasındaki gecikmeden zarar gören alacaklının korunması amaçlanmıştır.

Nitekim, 27.06.2003 gün ve 2001/1 E., 2003/1 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında vade farkının “veresiye veya taksitle satışlarda ilk satış bedeline yani semen’e belirli oranlarda yapılan ilave başka bir anlatımla vade farkı mal ve hizmet satım sözleşmesinde kararlaştırılan veya ticari teamüllere göre vade tarihinden başlayarak fiili ödeme tarihindeki mal ve hizmet bedeline ekleme yapılmak suretiyle semen’in ulaştığı miktarı ifade ettiği” belirtilmiştir.

Vade farkı, başta sözleşme ilişkisi kurulurken ya da daha sonradan tarafların ortak iradeleri ile kararlaştırılabileceği gibi var olan ticari teamüller sonucu da ortaya çıkabilir.

Vade farkının sözleşmede kararlaştırıldığı ya da sonradan sürekli uygulama nedeniyle sözleşmenin bir unsuru kabul edildiği durumlarda alacaklı bu yöndeki istemini doğrudan sözleşmeye dayandıracaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.09.2003 gün ve 2003/19-449 E., 2003/491 K.; 28.04.2004 gün ve 2004/19-205 E., 2004/246 K.; 06.10.2004 gün ve 2004/19-470 E., 2004/462 K. sayılı ilamları).

Fatura ise 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nda düzenlenmiş ve “faturanın tarifi” başlıklı 229. maddesinde; “Fatura, satılan emtia veya yapılan iş karşılığında müşterinin borçlandığı meblağı göstermek üzere emtiayı satan veya işi yapan tüccar tarafından müşteriye verilen ticari bir vesikadır.” şeklinde tanımlanmıştır.

Böyle olunca faturanın, ticari satışlarda satıcı tarafından alıcıya verilen ve satılan malın miktarını, vasıflarını, ölçüsünü, fiyatını ve sair hususları veya ifa edilmiş hizmetleri gösteren hesap pusulası niteliğindeki ticari bir belge olduğu az yukarıda bahsi geçen İçtihadı Birleştirme Kararında belirtilmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 230. maddesinde faturanın şekli ve unsurları, 231. maddesinde fatura tanzimindeki kurallar, 232. maddesinde ise fatura düzenlenmesinin hangi hâllerde ve kimler için mecburi olduğu hususundaki düzenlemelere yer verilmiştir.

Diğer taraftan, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 21. (mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 23.) maddesinin birinci fıkrasında; “Ticari işletmesi bağlamında bir mal satmış, üretmiş, bir iş görmüş veya bir menfaat sağlamış olan tacirden, diğer taraf, kendisine bir fatura verilmesini ve bedeli ödenmiş ise bunun da faturada gösterilmesini isteyebilir.” denilmiş, ikinci fıkrasında da “Bir fatura alan kişi aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde, faturanın içeriği hakkında bir itirazda bulunmamışsa bu içeriği kabul etmiş sayılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Bu yasal düzenlemeler göstermektedir ki, fatura düzenlenmesi için öncelikle taraflar arasında akdi bir ilişkinin bulunması gereklidir. Faturayı düzenleyen kişinin, ticari işletmesi icabı mal satmış, imal etmiş ya da iş görmüş bir tacir olması gerekir. Fatura, sözleşmenin yapılması ile değil; taraflar arasında yapılmış bir satım, hizmet, eser ve benzeri bir sözleşmenin ifa safhası ile ilgili bir belgedir. Öyle ki, taraflar arasında bu tür bir sözleşme ilişkisi yoksa düzenlenen belge fatura olmayıp, olsa olsa icap mahiyetinde kabul edilebilecek bir belgedir.

Yukarıda yapılan tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında hazır beton alım satımına ilişkin olarak akdedilen 29.02.2008 tarihli sözleşmenin 7.3. maddesinde alıcının hazır beton bedelini vade bitiminde ödememesi hâlinde satıcının vade farkı tahsil edeceği düzenlenmiş olup, davacının bu düzenleme uyarınca vade farkı istemini sözleşme hükmüne dayandırdığı hususunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, anılan sözleşme hükmünün “Alıcının, hazır beton bedelini vade hitamında ödememesi durumunda, gecikme farkı hesaplanarak faturası düzenlenir ve tahsil edilir. Alıcı bu uygulamaya aynen kabul eder.” şeklinde düzenlenmiş olması nedeniyle davacı satıcının, vade farkı faturası düzenlemeden alıcıdan bu bedelin ödenmesini isteyip isteyemeyeceği noktasına ilişkindir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmede, anılan madde hükmünün zamanında ödeme yapılmaması hâlinde vade farkı ödeneceğine ilişkin bir düzenleme olduğu, tarafların bu husustaki iradesini yansıttığı, bunun dışında vade farkı faturası düzenlenmediği takdirde bu alacağın istenemeyeceği şeklinde yorumlanamayacağı, maddenin vade farkı muacceliyetini fatura düzenlenmesi koşuluna bağlandığına dair açık bir ibare içermediği, bu nedenle vade farkı faturası düzenlenmemiş olmasının, doğmuş bulunan vade farkı alacağının istenmesine engel teşkil etmeyeceği Kurul çoğunluğunca kabul edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında, Türk hukukunda sözleşme serbestisi ilkesinin geçerli olduğu, bu ilke kapsamında yapılan sözleşmenin tacir olan taraflar arasındaki ilişkinin temel belgesi niteliğinde bulunduğu, uyuşmazlığın bu sözleşme hükümlerine göre çözüme kavuşturulması gerektiği, taraflar arasındaki sözleşmenin 7.3. maddesinde gecikme farkının hesaplanarak fatura düzenleneceği ve tahsil edileceğinin düzenlendiği, bu düzenleme biçimine göre vade farkı istenmesinin önce hesaplama yapılması ve fatura düzenlenmesi koşuluna bağlandığı, keza tarafların vade farkı muacceliyetini fatura düzenlenmesine bağlamalarında hukuka aykırı bir yön bulunmadığı, bu nedenle yerel mahkeme direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, yukarıda açıklanan nedenlerle çoğunluk tarafından bu görüş benimsenmemiştir.
Hâl böyle olunca, yerel mahkemece yukarıda açılanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

Ne var ki, işin esasına yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup, davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 28.02.2018 gününde tebliğ tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy çokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Dava, vade farkından kaynaklanan alacağa yönelik itirazın iptaline ilişkindir.

Alım-satım ilişkisinde mal ya da hizmeti önceden teslim etiği halde bedelini geç tahsil eden satıcının muhtemel zararlarını gidermek amacıyla kararlaştırılmış ilave orana vade farkı denir.
Kanunda açıkça düzenlenmediğinden; ihtilafsız ödenmekle teamül haline gelmiş uygulamadan veyahut sözleşmeden kaynaklanması gerekir.

Somut vakıada vade farkının sözleşmeden kaynaklandığı hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim taraflar, vade farkı oranları, nasıl hesaplanacağı ve ne şekilde tahsil edileceğini açıkça hükme bağlamışlardır.

Sözleşmenin 7.3 maddesinde: “Alıcının, hazır beton bedelinin vade hitamında ödenmemesi durumunda, gecikme farkı hesaplanarak faturası düzenlenir ve tahsil edilir. Alıcı bu uygulamayı aynen kabul eder” hükmü yer almaktadır.

Anayasamızın 48 maddesi sözleşme hürriyetini düzenler. Kanunun emredici hükümlerine, genel ahlak ve kamu düzenine aykırı olmadığı müddetçe müttefikan kararlaştırılan bu hükümler, uyuşmazlığı çözmekle görevli mahkemeler yönünden de bağlayıcı olacağı izahtan varestedir. Bu meyanda hakim sözleşme hükümlerine müdahalede bulanamaz, tevil yoluyla da olsa amaçlanandan farklı sonuç çıkaramaz.

Davacı yargılamanın hiçbir aşamasında sözleşme iradesinin hata, hile, ikrah sebebiyle malul olduğu iddiasında da bulunmamıştır.

Diğer yandan, tarafların vade farkı muacceliyetini faturaya raptetmesinde herhangi bir hukuka aykırılık da bulunmamaktadır. Tam tersine aralarındaki alacak borç ilişkisini kayıt içine almayı öngören takdire şayan bir davranış sergilemişlerdir.

Esasen sözleşme zamanaşımı süresi içinde her zaman faturaya bağlanarak tahsili mümkün olacak bu alacakla ilgili davacının, neden ısrarla faturasız tahsil istediği hususunda tatmin edici bir gerekçe de ileri sürülmemiştir.

Açıklanan gerekçelerle, yerel mahkeme kararının bozulması gerekirken, ortada bir sözleşme hükmü yokmuşçasına soyut/genel “vade farkının faturasız istenip istenemeyeceği” hususları üzerinde durulmak suretiyle yerel mahkeme karanının onanması gerektiği şeklinde tezahür eden sayın çoğunluk kararına iştirak etmiyorum.